Asgari Ücret Bir Rakam Değil, Sınıf Savaşıdır
2026 yılı için açıklanan asgari ücret, hükümetin kendi ilan ettiği resmi enflasyon oranlarının dahi altında bir artışla belirlenmiştir. Yapılan zam oranı, fiyat artışlarının, barınma ve gıda giderlerindeki gerçek yükselişin gerisinde kalmış; ortaya çıkan tablo fiilen açlık sınırına denk düşen bir ücret rejimi olmuştur.
Bu tablo bir “hesap hatası”, “ekonomik zorunluluk” ya da “koşulların dayatması” değildir. Açıklanan rakam da, yapılan zam oranı da bilinçli bir sınıf tercihinin ürünüdür. Burjuvazi, devlet eliyle, işçi sınıfına yalnızca yoksulluğu değil, açlığı dayatmaktadır.
Asgari ücrette yapılan artış, ne resmi enflasyonun telafisini sağlamaktadır ne de işçi sınıfının yeniden üretim koşullarını güvence altına almaktadır. Milyonlarca işçi için bu ücret, ayın ortasını getirmeyi değil, hayatta kalabilmek için borçlanmayı, ek iş yapmayı, daha uzun ve güvencesiz çalışmayı zorunlu kılmaktadır. Bu, teknik bir ekonomik karar değil; işçi sınıfının yaşam koşullarına yöneltilmiş doğrudan bir saldırıdır.
Burjuvazinin bu kadar pervasız davranabilmesinin nedeni kendi gücünün sınırsızlığı değil, işçi sınıfının örgütsüzlüğüdür. Sermaye sınıfı, devleti ve devletin ikincil aygıtına dönüşmüş sendikal bürokrasiyi arkasına alarak, ücretleri açlık sınırına sabitleyebilmekte; bunu da “makul zam”, “denge”, “gerçekçilik” söylemleriyle meşrulaştırabilmektedir.
Bugün açıklanan asgari ücret rakamı ve zam oranı, sınıflar arasındaki güç ilişkisinin açık bir ifadesidir. Bu nedenle asgari ücret tartışması “kaç lira olmalıydı?” sorusuna indirgenemez. Asgari ücret, ekonomik bir veri değil, siyasal bir sınıf kararıdır. Açıklanan rakamlar, burjuvazinin işçi sınıfına ilan ettiği açık savaşın ücretler alanındaki karşılığıdır.
Bu makale, asgari ücret meselesini bu gerçeklik üzerinden ele alacaktır. Sorunu rakamlarla sınırlı bir adaletsizlik olarak değil; örgütsüzlük, sendikal ihanet, hareketçi refleksler ve genel grev ihtiyacı ekseninde, sınıf mücadelesinin bir başlığı olarak tartışacaktır.
ASGARİ ÜCRET NEDİR?
İşgücünün Yeniden Üretiminin Zorla Sınırlandırılması
Asgari ücret, burjuva ideolojisinin iddia ettiği gibi işçiyi koruyan “sosyal bir kazanım” değildir. Marksist açıdan asgari ücret, işgücünün yeniden üretimi için zorunlu olan en alt sınırın, sermayenin genel çıkarları doğrultusunda devlet zoruyla belirlenmiş biçimidir. Yani mesele, işçinin “insanca yaşaması” değil; çalışabilir durumda kalmasıdır.
Kapitalist sistemde işçi, emeğini değil emeğini harcama kapasitesini, yani işgücünü satar. Asgari ücret de bu işgücünün tamamen tükenmeden yeniden satılabilmesi için gerekli görülen en alt bedeldir. Bu sınır, işçinin ve ailesinin toplumsal, kültürel ve insani ihtiyaçlarını kapsamaz; yalnızca sistemin sürdürülebilmesi için gerekli olan biyolojik ve toplumsal asgariyi hedefler.
Bu nedenle asgari ücret her zaman: gerçek yaşam maliyetlerinin gerisinde, toplumsal refahın altında, sermaye kârlarının ise çok uzağında belirlenir. Burada devletin rolü belirleyicidir. Devlet, bu süreçte tarafsız bir “hakem” değildir. Devlet, sermayenin genel çıkarlarını temsil eden kolektif kapitalisttir. Asgari ücretin devlet eliyle belirlenmesi, işçi sınıfının pazarlık gücünün bilinçli biçimde sınırlandırılması anlamına gelir. Ücret mücadelesi, işyerlerinden ve üretimden koparılıp masa başına taşındığında, sonuç baştan belirlenmiş olur.
Asgari ücretin her kriz döneminde daha da baskılanması tesadüf değildir. Kapitalist krizler derinleştikçe burjuvazi kâr oranlarını korumak için ilk olarak ücretlere saldırır. “Enflasyonla mücadele”, “rekabet gücü”, “istikrar” gibi kavramlar bu saldırının ideolojik kılıflarıdır. Gerçekte ise olan şudur: krizin faturası işçi sınıfına ödetilmektedir.
Bugün asgari ücretin açlık sınırına sabitlenmesi, işgücünün yeniden üretiminin dahi sınırda tutulduğunu göstermektedir. İşçi sınıfına dayatılan şey, yoksulluk değil; sürekli bir hayatta kalma halidir. Bu, işçiyi sadece ekonomik olarak değil, siyasal olarak da zayıflatmanın bir aracıdır. Açlık sınırında yaşayan bir sınıfın örgütlenmesi, mücadeleye atılması ve iktidar sorusu sorması bilinçli olarak zorlaştırılmaktadır.
Bu nedenle asgari ücret, teknik bir ücret politikası değil; sınıf egemenliğinin yeniden üretim mekanizmasıdır. Burjuvazi, bu mekanizma sayesinde hem emeği ucuzlatmakta hem de işçi sınıfını disiplin altına almaktadır.
NEDEN BU KADAR RAHATLAR?
İşçi Sınıfının Örgütsüzlüğü ve Sendikal Bürokrasinin Rolü
Burjuvazinin işçi sınıfına açlığı bu denli pervasızca dayatabilmesinin nedeni, yalnızca ekonomik güç dengeleri değildir. Asıl belirleyici olan, işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve bu örgütsüzlüğün bilinçli biçimde yeniden üretilmesidir. Bu noktada sendikal bürokrasinin oynadığı rol tali değil, merkezîdir. Türkiye’de işçi sınıfı, tarihsel olarak ağır baskılar altında tutulmuş; grev hakkı, örgütlenme hakkı ve siyasal mücadele kanalları sistematik biçimde budanmıştır. Ancak bu baskı yalnızca devlet zoruyla değil, sendikal yapıların içinden de işletilmektedir. Bugün egemen sendikal konfederasyonlar, işçi sınıfının mücadele araçları olmaktan çıkmış; sermaye ile devlet arasındaki denge mekanizmasının bir parçası hâline gelmiştir.
Türk-İş bu sürecin en çıplak örneğidir. Türk-İş, tarihsel olarak devlet eliyle kurulmuş, işçi sınıfını denetim altında tutmak üzere yapılandırılmış bir sendikadır. Bugün sergilediği tutum, bir “yozlaşma” değil; özüne dönüştür. Asgari ücret sürecinde masadan kalkma ya da kınama açıklamaları yapmak, bu gerçeği değiştirmez. Türk-İş’in temel işlevi mücadele örgütlemek değil, işçi sınıfının öfkesini zararsız kanallara akıtmaktır.
DİSK ise uzun süredir başka bir biçimde aynı işlevi görmektedir. Tarihsel olarak mücadeleci bir mirasa sahip olan bu yapı, bugün çürümüş bir sendikal bürokrasinin denetimi altındadır. Grevleri genişletmek, sınıfın ortak çıkarlarını savunmak yerine; uzlaşmacı, dar ve kontrollü eylem biçimleriyle işçi sınıfını pasifize etmektedir. Bu durum bir “yanlış çizgi” değil, sistemle bütünleşmenin sonucudur.
Hak-İş ise doğrudan iktidarın sendikal uzantısı olarak, tartışmanın dahi dışında tutulmalıdır. Bu yapı, işçi sınıfının değil; siyasal iktidarın ve sermayenin çıkarlarını temsil etmektedir.
Bu sendikal yapıların ortak özelliği şudur:
İşçi sınıfını mücadeleye çağırmak yerine, mücadeleden alıkoymak. Asgari ücret gibi milyonlarca işçiyi ilgilendiren bir konuda dahi genel grev sözcüğünün ağza alınmaması, bu ihanetin en somut göstergesidir.
Burjuvazi bu yüzden rahattır. Çünkü karşısında: örgütlü bir sınıf hareketi değil, denetim altında tutulan bir işçi kitlesi, ve bu denetimi sağlayan sendikal aygıtlar vardır.
Bu koşullarda açıklanan her düşük ücret, yalnızca bir ekonomik karar değil; sendikal bürokrasinin de dâhil olduğu kolektif bir sınıf saldırısıdır.
ASGARİ ÜCRET EN BÜYÜK TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİDİR AMA…
Temsil Yok, Grev Yok, Tehdit Yok
Asgari ücret, milyonlarca işçiyi kapsayan ülkedeki en büyük toplu iş sözleşmesidir. Kapsadığı işçi sayısı, etkilediği yaşam alanı ve belirlediği ücret seviyesi bakımından hiçbir TİS bununla kıyaslanamaz. Buna rağmen asgari ücret süreci, işçi sınıfı açısından en etkisiz, en güçsüz ve en anti-demokratik sözleşme biçimidir.
Çünkü bu sözleşmede işçi sınıfının elinde hiçbir gerçek pazarlık aracı yoktur.
İşçiler:kendi temsilcilerini seçemez, görüşmelere doğrudan katılamaz, grev hakkını kullanamaz, üretimden gelen gücünü masaya koyamaz.
Bu koşullarda “müzakere”den söz etmek mümkün değildir. Grev tehdidi olmayan bir pazarlık, pazarlık değil; diktedir. Sermaye sınıfı ve devlet, ücretin sınırlarını önceden belirler; sendikal bürokrasi ise bu sınırlar içinde rolünü oynar.
Bu nedenle asgari ücret süreci bir “tiyatro”dur. Roller bellidir:
Devlet “dengeyi gözetir”, patronlar “zor durumda olduklarını” anlatır, sendikalar “itiraz eder gibi yapar”. Son perde açıldığında ise sonuç herkes için önceden bilinmektedir: işçi sınıfı yine kaybeder.
Bu tiyatronun en kritik unsuru, genel grevin mutlak biçimde dışlanmasıdır. Genel grev, işçi sınıfının yalnızca ekonomik değil, siyasal gücünü de ortaya koyan en ileri mücadele aracıdır. Bu yüzden sistem, genel grev fikrini ya yasaklar ya da adını bile anılmaz hâle getirir. Asgari ücret sürecinde genel grevin tartışılmaması, tesadüf değil; bilinçli bir tercihtir.
Oysa gerçek bir toplu sözleşme: grev tehdidiyle yürür, üretimi durdurma gücüne dayanır, işçi sınıfının kolektif eylemini esas alır.
Asgari ücret sürecinde bunların hiçbiri yoktur. Bu yüzden ortaya çıkan sonuç, bir uzlaşma değil; sınıfsal bir dayatmadır. Ücretin açlık sınırında belirlenmesi, bu dayatmanın doğal sonucudur.
Bu tablo karşısında sorulması gereken soru şudur:
Bu tiyatro her yıl tekrar ederken, neden bazı sendikalar ve sosyalist yapılar hâlâ bu oyunun dışına çıkamamakta, hatta ona meşruiyet kazandırmaktadır?
Bu soru bizi bir sonraki başlığa götürür.
KINAMALAR, ANLIK EYLEMLER VE HAREKETÇİ ÇIKMAZ
Günü Kurtaran Refleksler, Kaybedilen Sınıf Perspektifi
Asgari ücret açıklandıktan sonra tablo hep aynıdır. Bazı sendikalar kınama açıklamaları yapar, bazı sosyalist örgütler ise hızlıca basın açıklamaları ve sınırlı sokak eylemleri örgütler. Bu refleksler ilk bakışta “tepki” gibi görünse de, gerçekte işçi sınıfının çıkarlarına hizmet eden bir mücadele hattı üretmez.
Kınama açıklamaları, sermayeyi ya da devleti zorlayan araçlar değildir. Ne üretimi durdurur, ne kârları tehdit eder, ne de burjuvazinin kararlarını geri almasını sağlar. Bu açıklamalar, işçi sınıfının öfkesini örgütlemek yerine soğurur ve dağıtır. Öfke boşaltılır ama güç birikmez. Benzer biçimde, asgari ücret açıklandıktan hemen sonra yapılan anlık sokak eylemleri de aynı sınırlarla maluldür. Bu eylemler: işçi sınıfının üretim içindeki konumuna dayanmaz, işyerlerine, fabrikalara, atölyelere yaslanmaz, süreklilik ve seferberlik yaratmaz. Ortaya çıkan şey, sınıf mücadelesi değil; günü kurtaran bir hareketliliktir. Bu pratiklerin ortak noktası, küçük burjuva hareketçiliğin mantığıdır. Hareketçilik, mücadeleyi işçi sınıfının maddi gücü üzerinden değil; politik öznenin kendi görünürlük, hız ve “bir şey yapmış olma” ihtiyacı üzerinden kurar. Bu nedenle sokak vardır ama üretim yoktur; slogan vardır ama grev yoktur; öfke vardır ama sınıf seferberliği yoktur.
Oysa sınıf siyaseti, anlık tepkilerle değil, güç biriktirerek yürütülür. Etkili olan, ses getiren eylemler değil; sermayeyi gerçekten korkutan eylemlerdir. Burjuvazi, basın açıklamalarından değil, üretimin durmasından korkar.
Asgari ücret gündemi, tam da bu nedenle kritik bir eşiktir. Bu gündem, işçi sınıfının ortak çıkarlarını, ortak düşmanını ve ortak mücadele ihtiyacını görünür kılar. Ancak bu potansiyel, küçük sokak eylemleriyle değil; işçi sınıfının üretimden gelen gücünü merkeze alan bir perspektifle açığa çıkarılabilir.
Sorun, sokağa çıkmak değildir. Sorun, sınıfla birlikte çıkmamaktır. Sorun, eylemi örgütlenmenin bir aracı değil, başlı başına bir amaç hâline getirmektir. Bu yaklaşım, işçi sınıfını ileri taşımadığı gibi, her yıl tekrar eden yenilgilerin de zeminini hazırlar.
Bu nedenle asgari ücret açıklandıktan sonra verilen refleksler, sorgulanmak zorundadır. İşçi sınıfını genel greve, üretimden gelen gücü kullanmaya ve emekçi seferberliğine çağırmayan her tutum, niyeti ne olursa olsun, mevcut düzenin sınırları içinde kalmaya mahkûmdur.
DEVRİMCİ ÇIKIŞ YOLU
Asgari Ücret Mücadelesini Genel Grev Perspektifine Bağlamak
Asgari ücret karşısında gerçek bir sınıf tutumu, ne kınama metinleriyle ne de anlık sokak eylemleriyle kurulabilir. Devrimci bir çıkış, bu gündemi işçi sınıfının kolektif gücünü açığa çıkaracak bir hatta bağlamaktan geçer. Bu hattın adı açıktır: genel grev perspektifi ve emekçi seferberliği.
Asgari ücret, milyonlarca işçiyi aynı anda ilgilendiren bir saldırıdır. Bu nedenle ona verilecek yanıt da parçalı, dağınık ve sembolik olamaz. Bu saldırı, ancak işçi sınıfının üretimden gelen gücünü harekete geçirdiği ölçüde geri püskürtülebilir. Genel grev, tam da bu gücün en yoğun ve en siyasal ifadesidir.
Genel grev çağrısı, bugünden yarına “ilan edilecek” bir eylem değildir. Ama bu, genel grevin telaffuz edilmemesini, tartışılmamasını, örgütlenmemesini de meşrulaştırmaz. Tersine, asgari ücret gündemi; işyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde genel grev fikrinin meşrulaştırılması ve normalleştirilmesi için güçlü bir zemin sunar.
Devrimci bir hat şunu yapmak zorundadır: asgari ücret saldırısını işyerlerinde tartışma konusu hâline getirmek, sendikal bürokrasinin sınırlarını teşhir etmek, taban inisiyatiflerini ve işyeri komitelerini teşvik etmek, grev ve genel grev fikrini “uçuk” değil, zorunlu bir mücadele biçimi olarak ortaya koymak.
Bu, yalnızca ekonomik bir mücadele değildir. Genel grev perspektifi, işçi sınıfının kendi gücünün farkına varmasını, siyasal bir özne olarak sahneye çıkmasını sağlar. Ücret mücadelesi, bu noktada, işçi sınıfını iktidar sorusuna yaklaştıran bir okul işlevi görür.
Burada mesele, “hemen genel grev” demek değildir. Mesele, her asgari ücret tartışmasını, her ücret saldırısını, genel grev fikrinin mayalandığı bir mücadele sürecine dönüştürmektir. Aksi hâlde her yıl aynı yenilgi tekrar eder, aynı öfke boşaltılır ve aynı düzen yeniden üretilir.
Asgari ücret mücadelesini genel grev perspektifinden koparan her yaklaşım, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde işçi sınıfını sistem içi sınırlara mahkûm eder. Devrimci politika ise tam tersine, bu sınırları zorlamayı, kırmayı ve aşmayı hedefler.
Sefalet Ücretlerine Karşı Sınıfın Kendi Gücü
Açıklanan asgari ücret, yalnızca bir ekonomik karar değildir. Bu rakam, burjuvazinin işçi sınıfına yönelik açık bir sınıf tutumudur. Açlık sınırının altındaki ücret dayatması, “hata” ya da “yanlış hesap” değil; bilinçli bir tercihtir. Burjuvazi, krizin faturasını işçi sınıfına kesmekte kararlıdır.
Bu saldırının karşısında işçi sınıfının önünde iki yol vardır.
Birinci yol, her yıl tekrar eden kınamalar, basın açıklamaları ve sonuçsuz tepkiler yoludur. Bu yol, öfkeyi boşaltır ama gücü örgütlemez. Düzeni sarsmaz, sermayeyi geri adım attırmaz ve işçi sınıfını her seferinde biraz daha zayıflatır.
İkinci yol ise sınıfın kendi gücüne yaslanan mücadele yoludur. Bu yol, asgari ücret saldırısını işçi sınıfının ortak mücadelesinin konusu hâline getirir. İşyerlerinden başlayarak örgütlenmeyi, taban inisiyatiflerini, grevleri ve nihayetinde genel grev perspektifini merkeze alır. Bu yol, zorlu ama gerçekçi olan tek yoldur.
Sendikal bürokrasiye bel bağlayan hiçbir mücadele hattı işçi sınıfını ileri taşıyamaz. Devletle uzlaşmış, sermayenin ihtiyaçlarına göre hareket eden bu aygıtlar, işçi sınıfının değil düzenin çıkarlarını temsil etmektedir. İşçi sınıfının kurtuluşu, bu bürokratik yapılara yedeklenmekte değil; kendi öz örgütlülüklerini yaratmakta yatmaktadır.
Asgari ücret mücadelesi, işçi sınıfı için bir turnusol kâğıdıdır. Bu mücadele ya düzen içi sınırlar içinde tutulacak ya da sınıf mücadelesinin daha ileri bir aşamasına taşınacaktır. Devrimci görev, bu ikinci yolu kararlılıkla savunmak ve inşa etmektir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, daha çok açıklama değil; daha çok örgütlenmedir. Daha çok çağrı değil; daha çok sınıf pratiğidir. İşçi sınıfı, kendi gücünü üretimde, grevde ve kolektif eylemde keşfedecektir.
Sefalet ücretlerine karşı gerçek yanıt, genel grev perspektifiyle örülmüş bir emekçi seferberliğidir.
Bu seferberlik kurulmadan, hiçbir ücret mücadelesi kazanılamaz.
Bu düzen, ancak işçi sınıfının kendi gücüyle sarsılabilir.