Türkiye, Avrupa’da “terk edilen gemi” utancında birinci sıraya yerleşirken, Çanakkale açıklarında 51 gündür kaderine terk edilmiş bir gemide 11 mürettebat açlık, susuzluk ve psikolojik çöküntü ile mücadele ediyor. Ukraynalı bir şirketin sahibi olduğu Kamerun bayraklı New Life kuru yük gemisi, 10 Haziran gecesi Çanakkale Köprüsü’nün ayağına çarptıktan sonra tamamen sahipsiz kaldı.
Gemide bulunan 7’si Azerbaycan, 4’ü Ukrayna’dan olan, aralarında bir kadın personelin de bulunduğu 11 işçi, yalnızca 2 günlük erzağıyla ve deniz suyuyla duş alma zorunluluğuyla hayatta kalmaya çalışıyor. Maaşları 4 aydır ödenmeyen, neredeyse 2 aydır terk edilmiş halde bulunan bu işçiler, psikolojik olarak çökmüş, “delirme noktasına” gelmiş durumda. Liman Başkanlığı ve devlet kurumları ise yaşanan insanlık dramına kayıtsız kalıyor; armatör ise tamamen ortadan kaybolmuş durumda.

Kapitalizmin Emekçi Sınıfa Yönelik İnsanlık Dışı Yüzü

Bu mürettebat, kapitalizmin acımasız sömürü düzeninin en çarpıcı örneklerinden biri. Emeklerini satmak zorunda kalan, “küresel işçi ordusu”nun bir parçası olan bu 11 insan, geminin sahibinin kâr hırsı ve ihmali yüzünden adeta bir hapishanede tutsak. Ücretleri 4 aydır ödenmiyor, yiyecekleri tükeniyor, ilaçları bitiyor, psikolojileri paramparça. Ama sermaye sahipleri için onların açlığı, susuzluğu ve çaresizliği hiçbir anlam ifade etmiyor.

Gemide çalışan işçiler “karşımızdaki limanın ışıklarını görüyoruz ama eve dönemiyoruz” diyerek, kapitalist sistemin emekçilere reva gördüğü çaresizliği ve umutsuzluğu gözler önüne seriyor. Karaya birkaç metre mesafede olmalarına rağmen, devlet kurumlarının ve şirketin ilgisizliği, işçilerin insanlık onurunun ne kadar hiçe sayıldığını ortaya koyuyor.

Devlet ve Sermaye İşbirliği: Emekçi Hayatının Feda Edilmesi

Armatörün ortadan kaybolması, gemi ve mürettebatla ilgili sorumluluğu devletin üzerine bırakıyor. Ancak Liman Başkanlığı ve ilgili kurumlar “ilgisiz” kalmayı tercih ediyor. İşçilerin hayati ihtiyaçları karşılanmazken, devletin sessizliği ve seyirci kalması bu sorunun sistematik olduğunun kanıtı.

Küresel kapitalizmde, işçi sınıfı insanlık dışı koşullarda çalıştırılırken, sorumluluklarını yerine getirmeyen bu devlet kurumları sermayenin çıkarlarını korumaya devam ediyor. Gemideki işçiler “çıldırma noktasına geldik” diyor; öfkeleri sadece yaşadıkları zulümden değil, kapitalist düzenin yarattığı çaresizlikten kaynaklanıyor.

Sınıfsal Uçurumun En Çıplak Hali: Yaşam Hakkı ve Emekçi Onuru

Gemideki 11 mürettebat, açlık, susuzluk, ilaçsızlık ve maaşsızlıkla yüz yüze bırakılırken, denizin diğer tarafında sermaye sahipleri milyonlarca dolar kâr etmeye devam ediyor. Bu tablo, sınıfsal ayrımın ne denli derinleştiğini ve emekçi hayatının kapitalizmin çıkarları uğruna nasıl feda edildiğini ortaya koyuyor.

Bir kadın mürettebatın şeker hastası olmasına rağmen ilaçlarının bitmesi, en temel sağlık hakkının bile nasıl göz ardı edildiğini gösteriyor. İşçilerin yaşadığı travma, sadece maddi değil, aynı zamanda psikolojik boyutuyla da bir insanlık suçudur.

Mücadele ve Dayanışmanın Zamanı

Bu dramın sona ermesi için gemideki işçilerin sesinin yükseltilmesi, devletin ve sermaye sahiplerinin hesap vermesi gerekiyor. Emekçiler birer sömürü nesnesi değil, yaşama hakkı olan insanlardır. Onların kaderi, sadece kendi ülkelerinin değil, uluslararası dayanışmanın da gündemine alınmalıdır.

Bu yaşananlar, kapitalizmin mantıksal sonucu; kâr uğruna insan hayatlarının nasıl göz göre göre feda edildiğinin kanıtıdır. İşçi sınıfının örgütlenmesi, bu tür insanlık dışı uygulamalara karşı durması, taleplerini yükseltmesi ve kendi haklarını savunması için artık daha elzemdir.
“Karşımızdaki limanın ışıklarını izliyoruz ama eve dönemiyoruz.”

Bu sözler, dünya üzerindeki tüm sömürülen işçilerin ortak feryadı olmalı. Kapitalizmin kâr hırsına karşı, insan onurunun ve yaşam hakkının savunulacağı bir mücadele ancak bu insanlık dramlarına son verebilir.