Dördüncü Bölüm: Kanlı Arsa
Gece çökmüştü. Sokak lambalarının çoğu yanmıyordu; kentin arka tarafları karanlığa gömülmüştü. Fabrikanın ardındaki boş arsada soğuk rüzgâr uğulduyordu.
Nazım tek başına yürüyordu. Cebinde yarım yamalak bir ekmek parası, gözlerinde öfke vardı. O gün çocukları aç yatmıştı, karısı ağlamıştı. “Artık yeter,” diye düşündü. “Bu düzen bizi öldürüyor, ama ben susmayacağım.”
O sırada karanlıktan üç siluet çıktı. Fabrikanın özel bekçileri, ellerinde kalın sopalarla önünü kestiler. Birinin yüzünde sigara ışığı parladı.
— “Nazım,” dedi en iri olanı, alaycı bir sesle, “çok konuşuyorsun. Kahvelerde örgütlenmeden, işçileri kışkırtmaktan bahsediyorsun. Patronun kulağına gitmiş bu laflar. Hadi bakalım, bundan sonra konuşabilecek misin?”
Nazım geri adım atmadı. Başını dik tuttu.
— “Korkmuyorum sizden. Ben açım, çocuklarım aç. Beni susturamazsınız.”
Sopalar birden havaya kalktı. İlk darbe sırtına indi, sonra karnına, sonra başına. Nazım yere yıkıldı. Toprağın soğuğu yüzüne yapıştı. Ağzından kan geldi. Ama dudakları titrerken hâlâ mırıldandı:
“Biz işsiziz… biz güçsüzüz… biz kimsesiziz…”
Bir darbe daha geldi, bu kez başına. Gözleri karardı. Son nefesini verirken gözünün önüne çocukları geldi; onların karnı doysun, onların geleceği değişsin diye hayal etti. Ve sessizlik.
Sabah olduğunda arsada toplanan kalabalık korkunç manzarayla karşılaştı. Nazım’ın cansız bedeni yerdeydi, kanı toprağa işlemişti.
Çok geçmeden polisler geldi. Üniformalı, soğuk yüzlü. İnsanlar umutla baktı: “Belki katilleri yakalarlar…” Ama polislerden biri gülerek, “Gece kavgası olmuş. İçki içmiş, düşüp ölmüş olabilir,” dedi.
Rosa öfkeyle bağırdı:
— “Yalan söylüyorsunuz! Bu adamı patronun köpekleri öldürdü!”
Polisler hemen kalabalığı itmeye başladı. “Dağılın! Burada toplanmak yasak!” diye bağırdılar. Katillerden hiç söz etmediler, hiçbir soru sormadılar.
Hikmet Efendi, bastonuna dayanarak öne çıktı. Sesi titremiyordu:
— “Siz adalet değil, patronun bekçilisiniz. Nazım’ın kanı sizin ellerinizde de var!”
Polisler gözlerini kaçırdı, ama duruşları sert kaldı. Cesedi bir çuvala koydular, aceleyle taşıdılar. Sanki bir insan değil, bir yük kaldırıyorlardı.
O an İbrahim’in içi yandı. Defterini çıkardı, titreyen ellerle yazdı:
“Nazım’ı öldürdüler. Adalet gelmedi. Devlet katillerin yanında. Bizim kanımızı umursamıyorlar. Demek ki tek çare, kendi adaletimizi yaratmak.”
Kalabalık sessizce dağıldı, ama o sessizlik fırtınadan önceki sessizlikti. Herkesin gözlerinde aynı şey vardı: öfke.
Ve o gece şehrin duvarlarına kan kırmızı bir yazı belirdi:
“patronların zulmünü patronsuz bir dünya durdurur!”
Altıncı Bölüm: Bayrağın Doğuşu
Sabahın ilk ışıklarıyla mahalle başka bir renge bürünmüştü bugün Nazımın cenaze günüydü. Her pencere, her balkon, her kapıdan birer kırmızı bez sarkıyordu. Sessizdi sokak, ama o kırmızı deniz öyle gürültülü bir anlam taşıyordu ki, kuşlar bile susmuş gibiydi. İnsanlar pencerelerinden dışarı bakıyor, yan yana dizilmiş bayraklara gözlerini dikip derin derin nefes alıyordu.
Nazım’ın cenazesi, kahvehanenin önündeydi yürüyüş için en önde nazımın eşi ve çocukları vardı… ağlamaktan bitab düşmüşlerdi gencecik kadın töreden kaçmış bu yaşında kocasına sığınmıştı….
Tabutun tahtaları basitti, üstüne örtülmüş kızıl bez, onun bütün hayatını ve mücadelesini simgeliyordu. Ama Rosa elinde katlanmış bir bayrakla yaklaştı.
O bayrak sıradan değildi. Ortası beyaz çekiç ve orakla işlenmişti, üstünde parlayan bir yıldız vardı. Rosa bayrağı açtı, gözleri dolu, sesi titrekti:
— “Nazım’ın düşü, artık bizim bayrağımız olacak. Bugünden sonra bu örgütün adı Patronsuz Dünya.”
Ve bayrağı ağır ağır tabutun üstüne serdi. Kalabalık önce sessizleşti. Herkes nefesini tuttu. Kimi kadınlar ağladı, kimi gençler yumruklarını sıktı.
Cenaze alayı yola koyuldu. İlk başta yalnızca ayak sesleri duyuluyordu. Herkes sessizce yürüyordu. Ama kalabalık büyüdükçe, tabutun etrafındaki hava ağırlaştıkça, o sessizlik taşamayacak kadar gerginleşti.
Birden Rosa’nın içi kabardı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama sesi kükreyen bir gök gibi yükseldi:
— “Nazım ölmedi! Nazım yaşıyor, kavgamızda yaşıyor!”
Meydan girişinde polisler barikat kurmuştu. Siyah üniformalar, kasklar, coplar… Cenaze alayının büyüklüğü karşısında endişeli bakışlar attılar.
Bir polis megafonla bağırdı:
— “Dağılın! Bu bir yas değil, provokasyondur!”
Rosa öne çıktı. Elleriyle tabutu işaret etti:
— “Burada provokasyon yok! Burada ölü bir işçi var! Onu öldüren patronların köpekleri, onları koruyan da sizsiniz!”
Kalabalık bir an durdu, sonra hep bir ağızdan tekrar etti:
— “Nazım ölmedi! Nazım yaşıyor!”
Rosa devam etti, yumruğunu havaya kaldırdı:
— “Bu şehir, patronların değil işsizlerin olacak! Biz, Patronsuz Dünya’nın çocuklarıyız!”
Sloganlar bir sel gibi yayıldı. Kadınlar, erkekler, çocuklar… Herkes bağırıyordu. O sıradan cenaze birden devrimci bir yürüyüşe dönüşmüştü.
Polisler meydanda barikat kurmuştu, ama kalabalığın coşkusu karşısında donakaldılar. Çünkü bu artık sadece bir cenaze değil, bir halkın yemin töreniydi…
İbrahim defterini cebinden çıkarıp titreyen ellerle yazdı:
“Bugün bir örgüt doğdu. Nazım’ın kanı bayrak oldu. Camlarda dalgalanan kızıl bezler, artık yalnızca yas değil; yarının habercisi. Bu dünya patronsuz olacak.”
Tabut mezara indirildiğinde, Rosa son kez bayrağı okşadı. Dudaklarından kısık bir sesle, ama kalabalığın duyacağı kadar açık bir cümle çıktı:
— “Bu bayrak, Nazım’ın kefeni değil; Patronsuz Dünya’nın sancağıdır.”
Ve kalabalık yeniden marşa başladı:
“Biz işsiziz, biz güçsüzüz, biz kimsesiziz…
Ama biziz bu kentin taşını koyan, yolunu döşeyen,
Biziz bu dünyanın gerçek sahipleri!”
O an artık herkes biliyordu: Nazım’ın ölümü bir son değil, bir başlangıçtı.