CHP İstanbul İl Başkanlığı’na yapılan kayyum, yalnızca CHP içi bir mesele değildir; bu, Türkiye’deki otoriterleşme sürecinin ve sermaye devletinin kriz yönetme refleksinin bir parçasıdır. AKP, belediyelerden basına, üniversitelerden sendikalara kadar tüm alanlarda kayyum ve yargı müdahaleleriyle muhalefeti dizayn etmeye çalışıyor. İstanbul İl Başkanlığı’na yapılan müdahale de bu genel stratejinin bir parçasıdır ve işçi sınıfı ile emekçilerin bağımsız örgütlenmesine karşı bir uyarı niteliği taşımaktadır.

CHP, Türkiye’de kapitalizmin kurucu partisi ve burjuvazinin en köklü geleneksel temsilcisidir. Tepeden tırnağa bir burjuva partisidir ve devletçi refleksi, sermaye çıkarlarını her koşulda koruma alışkanlığıyla şekillenmiştir. Bu nedenle CHP, AKP karşısında radikal bir mücadele yürütebilecek bir güç değildir; sahip olduğu araçlar ve geleneksel refleksi, yalnızca düzenin sürekliliğini garanti altına almaya yöneliktir.

CHP, AKP karşısında yegâne alternatifin kendisi olduğunu sunmakta ve medyada, kamuoyunda “demokratik kurtuluş” imajı yaratmaktadır. Ancak CHP, AKP’yi gönderebilecek gerçek güce sahip değildir. Bunun temel nedeni, partinin çözüm olarak yalnızca parlamenter demokrasiye geri dönüş perspektifi sunmasıdır. CHP, bu dönüşümü parlamenter yollar ve erken seçimler üzerinden gerçekleştirmeyi önerir. Oysa başkanlık sistemi, Erdoğan’ın kişisel kaprislerinin ve otoriter hezeyanlarının ürünü değildir. Bu sistem, parlamenter yollarla yönetme krizini aşamayan Türkiye kapitalizminin kendi krizlerinden çıkmak için geliştirdiği bir yöntemdir ve bu çözüm de elinde patlamıştır. Başkanlık sistemi, Erdoğan rejiminin içinde debelendiği siyasal krizi parlamenter yollarla çözmeyi imkânsız kılar. Bu rejim, siyasal krizlere ve toplumsal çalkantılara gebe bir yapıya sahiptir.

Stratejik olarak daha geniş bir perspektife bakacak olursak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarih boyunca bir kayyum devleti olmuştur. Tek parti döneminden 1950’lere, 1960 ve 1970’lere, 1980 darbelerindenden bugünlere kadar, siyasal rejimler hep muhalefeti denetleme ve sınırlama refleksiyle işledi. Erdoğan rejimi ise bu geleneğin modern bir versiyonudur: Tepeden tırnağa kayyum rejimidir. Devletin tüm mekanizmaları muhalefeti kontrol altında tutmak ve sermayeyi korumak üzere çalışmaktadır. Bu nedenle, kayyumları def etmenin yegâne yolu Erdoğan rejimini yıkmaktan geçmektedir.

Demokrasi tartışmaları da burada stratejik önem kazanır. Ülkede demokrasi yok, otoriterleşme ve diktatörlük vites yükseltiyor yakarışları toplumun her kesiminden yankılanıyor – bunlar doğru gözlemlerdir. Fakat gözden kaçan nokta şudur: İki tip demokrasi vardır. Birincisi, burjuva demokrasisi, bugün dünya ölçeğinde rafa kalkmış ve otoriterleşmektedir. Erdoğan rejimi de bu sistemin çoklu krizlerinin organik bir ürünüdür. İkincisi, geriye kalan tek gerçek alternatif işçi demokrasisidir.

Gerçek demokrasi, işçi sınıfının önderliğinde kurulacak işçi demokrasisi ve proletarya hükümeti aracılığıyla savunulabilir. Aksi hâlde demokrasi, Erdoğan rejiminin baskısı altında bir hayal olarak kalır. Kısaca özetlemek gerekirse: Türkiye’de demokrasi sorunu, aynı zamanda devrim sorunudur. CHP’ye yaslanmak veya burjuva çerçevede çözüm aramak, işçi sınıfının tarihsel çıkışını engellemek anlamına gelir. Sosyalistlerin görevi, CHP’nin politik badigartlığını yapmak değil, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini güçlendirmek ve kendi gündemini dayatmasını sağlamaktır.

İşçi Sınıfının Gündemi

Türkiye’de işçi sınıfının gündemi sandıklar, kongreler veya burjuva partilerin iç çekişmeleri değildir. İşçilerin gündemi maaşlar, işten atmalar, sefalet, enflasyon ve sendikal baskılardır. CHP’nin belediyelerinde yaşanan işçi kıyımları ve ödenmeyen maaşlar, işçi sınıfının partinin “demokrasi” söylemleriyle nasıl aldatıldığını açıkça gösteriyor. Bu gerçeklik, işçi sınıfının gündemini anlamadan CHP merkezli bir hareketin peşine takılmanın riskini de ortaya koyuyor. CHP merkezli bir toplumsal seferberlik çağrısına katılmak, işçilerin öfkesini ve örgütlenme enerjisini sistemin kuyruğuna yedekler. Sosyalistlerin görevi, bu öfkeyi bağımsız bir sınıf programına kanalize etmek olmalıdır. İşçilerin öfkesini kendi taleplerine ve örgütlenmelerine yönlendirmek, işçi konseyleri, mahalle meclisleri ve sendikalar aracılığıyla gerçek güçlerini inşa etmelerini sağlamak anlamına gelir.

Devrimci Perspektif

Türkiye’deki siyasal kriz, ekonomik kriz ve otoriterleşme karşısında çözüm sandıkta veya burjuva partilerde değildir. Erdoğan da CHP de, kapitalist düzenin farklı yüzleri olarak işçi sınıfına gerçek bir çözüm sunamaz. Kayyumlara, otoriterleşmeye ve siyasal krizlere yanıt, işçi sınıfının önderliğinde devrimci bir çıkışla mümkündür. İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi, işçi komiteleri, mahalle meclisleri ve sendikaların taban demokrasisiyle güçlendirilmesiyle sağlanabilir. Bu örgütlenmeler, işçi sınıfının kendi gündemini ve taleplerini dayatma kapasitesini artırır ve burjuva partilere yaslanmayı gereksiz kılar.

Seçimle değil devrimle gidecek!

Sonuç Yerine

İstanbul İl Başkanlığı’na yapılan kayyum, Türkiye’deki otoriterleşme ve kapitalist devletin krizlerini yönetme refleksinin bir parçasıdır. Kayyumları salt bir darbe veya hukuksuzluk olarak okumak, işçi sınıfının öfkesini CHP’nin kuyruğuna yönlendirme riskini beraberinde getirir. Gerçek yanıt, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi, kendi gündemini ve taleplerini öne çıkarabilmesidir. Tüm emekçilerin, ezilenlerin ve toplumun gayri memnunlarının karşısına kendi demokrasi programıyla çıkması gerekmektedir. Demokrasi sorunu doğrudan devrim sorunudur. Çözüm ne CHP’de ne de sandıkta; çözüm işçi sınıfının kendi önderliğinde kurulacak devrimci iktidardadır.

Şiarımız netir SEÇİMLE DEĞİL DEVRİMLE GİDEEKLER