Giriş: TÜİK Verilerine Kim İnanıyor, Ama Neden Hâlâ Baz Alınıyor?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) yıllardır Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve demografik verilerini açıklayan resmi devlet kurumudur. İşsizlik oranları, enflasyon, büyüme rakamları gibi hayati önemdeki sayılar doğrudan onun ağızından halka ve kamuoyuna ulaşır. Fakat bugün işçi sınıfının, gençlerin, ezilenlerin hemen hemen hiçbiri TÜİK’in açıkladığı rakamlara inanmıyor. Enflasyon oranlarının gerçek yaşanan hayat pahalılığıyla uyuşmadığı, işsizliğin gerçekte çok daha yüksek olduğu, ekonomik krizin toplumun sırtına yüklenen ağır faturayı tam yansıtmadığı herkesin malumu.
Peki, bu kadar güvenilmez ve manipüle edilen bir kurum neden hâlâ Türkiye işçi sınıfının ücret tespitlerinde, sosyal güvenlik düzenlemelerinde ve toplu iş sözleşmelerinde temel referans olmaya devam ediyor? İşte bu paradoks, TÜİK verileriyle mücadeleyi salt “gerçeği açıklamak” olarak görmenin ötesinde, büyük ve kapsamlı bir politik sorumluluğu omuzlamamız gerektiğini gösteriyor.
2025 Temmuz başında DİSK, TÜİK önünde düzenlediği eylemle resmi enflasyon rakamlarının işçi sınıfının gerçek yaşam koşullarını nasıl yok saydığını sert bir dille teşhir etti. Bu eylem sadece bir itiraz değildi; aynı zamanda “TÜİK’in verilerine mahkûm edilmeden, işçilerin ve emekçilerin kendi gerçek ekonomik göstergelerini oluşturması” çağrısıydı.
Burjuva devletler, kendi ekonomik verilerini açıklayan kurumlarıyla, sınıf çıkarlarını ve iktidarlarını koruyan, krizleri gizleyen, mücadeleyi zayıflatan bir yalan imparatorluğu inşa etmişlerdir. TÜİK sadece bu yalan imparatorluğunun en görünür organlarından biridir.
Burada kritik bir nokta var:
TÜİK ve enflasyona karşı mücadele yalnızca ekonomik bir sorun değildir.
Bu mücadele, kapitalizmin krizlerini işçi sınıfı lehine çözme niyetinde olmayan burjuva devlet aygıtına karşı verilen tam bir siyasi mücadeledir.
Ekonomik verilerin belirlenmesi ve kullanımı, aynı zamanda siyasi iktidarın ve sınıf mücadelesinin alanıdır.
Yazının Amacı ve İlerleyişi
Bu makale, TÜİK’in işlevini ve işçi sınıfı açısından neden bir tehdit olduğunu ortaya koyarken, aynı zamanda bu kurumun verilerine karşı nasıl kapsamlı ve devrimci bir mücadele yürütülmesi gerektiğini anlatmayı amaçlamaktadır.
Yazı boyunca aşağıdaki başlıkları derinlemesine ele alacağız:
1. TÜİK: Burjuva Devletin İdeolojik ve Politik Aygıtı
TÜİK’in işçi sınıfının gerçekliğini nasıl manipüle ettiğini, kapitalist düzenin bekasını nasıl güvence altına aldığını inceleyeceğiz.
2. Resmi Verilerle İşçi Sınıfı Arasındaki Açı Neden Kaygı Vericidir?
İşçi örgütlerinin ve bağımsız araştırmacıların gerçek saha verileriyle TÜİK verileri arasındaki uçurumu ve bunun sınıf mücadelesine etkisini irdeleyeceğiz.
3. TÜİK’e Karşı Mücadele: İşçi Kitlelerinin Ekonomik Gerçeği Demokratik Olarak Belirlemesi
İşçi sınıfının, sendikaların ve emekçi örgütlerin ekonomik verileri kendi denetimlerine alması, alternatif veri kaynakları oluşturması üzerine stratejik öneriler sunacağız.
4. “Ticari Sırlar” ve Muhasebe Defterlerinin Açılması: Kapitalist Sistemin Gizli Yüzünü Görmek
İş yerlerinde sermayenin kârını ve sömürüsünü gizleyen yapılarla yüzleşmenin, ticari sırların kaldırılmasının önemi ve işçi denetimine açmanın yollarını tartışacağız.
5. Enflasyon Mücadelesi: Oynak Merdiven Sistemi ve Siyasi Mücadele
Enflasyonla mücadelede dinamik ücret sistemlerinin önemi ve bu mücadelenin burjuva iktidarına karşı siyasi bir mücadeleye dönüşmesinin gerekliliğine değineceğiz.
6. Sonuç: İşçi Sınıfının Gerçekliği Kendi Elinde Tutması İçin Mücadele
TÜİK yalanlarının ötesine geçerek işçi sınıfının kendi ekonomik gerçeklerini yaratmasının, bunun için örgütlenmesinin ve devrimci mücadelenin zorunluluğunu vurgulayacağız.
Bu yazı, TÜİK’in manipülasyonlarına karşı bilinçli, örgütlü, politik ve devrimci bir mücadeleye çağrıdır. İşçi sınıfı kendi kaderini ancak ekonomik gerçekliği kendi ellerinde tutarak değiştirebilir. Ekonomik verilerin belirlenmesi ve denetlenmesi, sınıf mücadelesinin önemli bir cephesi olarak ortaya çıkmaktadır.
İlerleyen bölümlerde tüm bu başlıkları, somut örneklerle, teorik açıklamalarla ve devrimci perspektifle detaylandıracağız. TÜİK ve benzeri burjuva kurumların maskesini düşürüp, gerçek mücadeleyi inşa etme yolunda birlikte adımlar atacağız.
TÜİK: Burjuva Devletin Yalan İmparatorluğu ve Sınıf Mücadelesinin Karanlık Aygıtı
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) sadece bir istatistik kurumu değil, burjuvazinin sınıf egemenliğini sürdürebilmek için kurduğu devasa bir yalan makinesidir! Her gün önümüze konan işsizlik, enflasyon, büyüme rakamları, aslında sermayenin çıkarları doğrultusunda kurgulanmış bir aldatmacadan ibarettir. TÜİK’in açıkladığı veriler, işçi sınıfının alınterini, ekmek kavgasını, hayat pahalılığını asla yansıtmaz; tersine gerçekleri gizlemek, sosyal mücadeleyi boğmak için manipüle edilir. TÜİK’in resmi enflasyon oranları mutfaktaki yangını, sokaktaki yoksulluğu yok sayar. Resmi işsizlik rakamları ise işsizlerin büyük çoğunluğunu görünmez kılar. Emekçilerin, gençlerin, kadınların, ezilenlerin yaşam gerçekleri bu verilerde yoktur. Çünkü bu veriler burjuva iktidarının bekasını sağlamak, işçi sınıfının mücadelesini zayıflatmak, toplumsal öfkeyi dindirmek için düzenlenmektedir.
İşte bu yüzden TÜİK, işçi sınıfına karşı kurulmuş bir ideolojik ve politik saldırı aracıdır. Resmi rakamlara inanmak, kendi acımızı hafife almak, mücadelemizi yarım bırakmak demektir!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun ve genel olarak burjuva devlet aygıtlarının açıkladığı tüm resmi ya da gayr-ı resmi veriler, siyasal ve toplumsal beyanlar, aksi ispat edilinceye kadar yalandır! İşçi sınıfı, emekçiler, gençler ve ezilenler bu gerçekliği unutmamalıdır. Çünkü burjuva devletler, kendi iktidarlarının bekasını sağlamak için üzerine kurdukları “yalan imparatorluğu”nun taşıyıcılarıdır.
Devlet yönetmenin temel aracı, yalandan beslenmektir. Eşitsizlikleri, sömürüyü, zulmü örtbas etmek ve meşrulaştırmak için resmi verileri, açıklamaları, kurguları manipüle ederler. Ancak bu yalanlar, toplumsal gerçeklik karşısında ne kadar büyürse büyüsün, işçi sınıfının acısını, öfkesini, mücadele kararlılığını yok edemez.
Öyleyse bu yalan imparatorluğuna karşı mücadele sadece yalanları teşhir etmekle sınırlı kalmamalıdır. Onun kurumlarında, bürokratik aygıtlarında yapısal çatlaklar yaratacak, işçi sınıfının denetim ve müdahalesini mümkün kılacak, esaslı bir devrimci mücadele yürütülmelidir.
Bu mücadele, TÜİK gibi burjuva devletin ekonomik verileri şekillendiren kurumlarının işçi kitle örgütlerinin, tüketici örgütlerinin ve demokratik halk temsilcilerinin denetimine alınması, kontrol edilmesi için yürütülen bir siyasi savaş halidir. Çünkü ekonomik verilerin burjuva devletlere bırakılması işçi sınıfının ve ezilenlerin yaşamına, geleceğine el konmasıdır!
TÜİK’in kocaman yalanları karşısında işçi sınıfı ve emekçiler kendi ekonomik gerçeklerini kendileri belirlemek zorundadır.
Bu mücadele ekonomik bir mücadeleden çok daha fazlasıdır; bu, burjuva devletin siyasi iktidarına karşı verilen bir devrimci savaştır!
TÜİK’i yıkmadan, gerçek enflasyonu, gerçek işsizliği açığa çıkarmadan, emeğimizin gerçek değerini hesaplamadan; ücretlerimizi, sosyal haklarımızı, geleceğimizi savunmak mümkün değildir.
TÜİK’in yalanlarına karşı işçi sınıfının cevabı net olmalıdır:
Enflasyon hesaplamaları işçi kitle örgütleri ve halkın demokratik temsilcilerinin elinde olmalıdır!
Ekonomik veriler, işçi sınıfının gerçek yaşamından kopuk bürokratların değil, emekçilerin denetiminde açıklanmalıdır!
TÜİK ve benzeri burjuva aygıtları, işçi sınıfının ekonomik ve siyasi mücadelesinin hedefindedir!
Sadece ekonomik değil, tam bir siyasi mücadele yürütmek zorundayız! Çünkü kapitalist sistemin en derin damarlarından biri olan TÜİK’in yalan imparatorluğunu yıkmadan, gerçek adalet ve özgürlük mümkün değildir.
Bu yazı, emekçi öncüleri, genç devrimcileri, sınıf savaşçılarımızı bu mücadeleye çağırmak için kaleme alındı. TÜİK’in gerçek yüzünü teşhir etmek, burjuva yalanlarını paramparça etmek ve işçi sınıfının ekonomik gerçeklerini kendi ellerimize almak için birlikte örgütlenmeli, birlikte mücadele etmeliyiz!
Gerçekler bizimdir!
Yalanlara teslim olmayacağız!
TÜİK yalanlarını yıkacağız!
Burjuva devletlerin açıkladığı resmi sosyo-ekonomik verilerle işçi sınıfının ve emekçilerin günlük yaşam deneyimleri arasındaki uçurum derinleşiyor, giderek büyüyor! Bu fark sadece rakamlardaki yanılma ya da hata değildir; bu bir sistematik, bilinçli ve siyasi manipülasyondur!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan enflasyon oranları, işsizlik rakamları, ücret artışları ve yaşam maliyetleri ile Türkiye işçilerinin gerçek yaşam koşulları arasında devasa bir açıklık, uçurum vardır. Resmi enflasyon oranları yıllardır yüzde 30’lar civarında açıklanırken, işçi sendikalarının ve bağımsız tüketici örgütlerinin yaptığı hesaplamalar enflasyonun gerçekte %80-100 aralığında olduğunu gösteriyor.
DİSK, KESK, TMMOB gibi işçi ve emekçi örgütlerinin raporları ve verileri sürekli olarak TÜİK’in açıkladığı rakamların altında olduğunu söylüyor. Bu rakamlar, yaşam pahalılığının gerçek etkisini gizlemek, ücret artışlarını düşük göstermek için bilinçli olarak düşük tutuluyor.
Sendikaların yaptığı bağımsız hesaplamalar, özellikle gıda, kira, elektrik, doğalgaz, ulaşım gibi temel ihtiyaçların fiyat artışının çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. İşçiler eve getirdikleri ücretle bir sonraki ayın ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor, borç batağına sürükleniyor, yaşam standartları hızla düşüyor. Ama resmi rakamlar bu krizi gizliyor, görünmez kılıyor.
Bu veriler arasındaki açı, devletin ve sermaye çevrelerinin işçi sınıfının gerçek yoksulluğunu gizleme, halkın ekonomik mücadelesini zayıflatma stratejisinin somut bir yansımasıdır.
Ücret TİS süreçlerinde de bu rakamlar esas alınarak düşük zamlar dayatılır. İşçilerin “alım gücü” gerçek anlamda korunmaz, enflasyon karşısında erimeye mahkûm edilir. Böylece işçi sınıfının ekonomik kazanımları sürekli geri çekilir, sosyal yaşam krizi derinleşir.
Bu tablo neden kaygı vericidir?
1. Toplumsal Gerilim ve Öfkenin Gizlenmesi: Resmi rakamların gerçeklerden sapması, işçi sınıfının ekonomik gerçekliğinin kamuoyunda görünmez kılınması demektir. Bu da kitlesel öfkenin birikerek kontrolden çıkmasına neden olabilir.
2. Mücadele Eksikliği: Gerçek enflasyonun ve yaşam maliyetinin gizlenmesi, işçi sınıfının ekonomik mücadelelerini ve taleplerini zayıflatır, örgütlenmelerini sınırlar. İnsanlar yaşadıkları sefaletle baş başa bırakılır.
3. Reformizm ve Politik Pasifizasyon: Yanıltıcı veriler, işçi sınıfını burjuva siyasi kurumlara ve reformist sendikal bürokrasiye yönlendirir. Bu da gerçek devrimci mücadele ve örgütlenmenin önünü tıkar.
4. Devlet-Sermaye İşbirliğinin Görünür Kılınması: Bu sapmalar, devlet ve sermaye arasındaki organik bağın, işçi sınıfına karşı yürütülen bilinçli politikaların ifadesidir.
Sonuç olarak; işçi sınıfının ekonomik gerçekleri, TÜİK’in “resmi rakamları”yla değil, işçi örgütlerinin, bağımsız akademisyenlerin ve halkın bizzat yaşam deneyimleriyle belirlenmelidir.
Bu nedenle;
Enflasyon hesaplamalarında ve ekonomik verilerin açıklanmasında işçi sınıfı temsilcilerinin ve bağımsız halk örgütlerinin aktif rol alması,
Resmi verilerin sorgulanması, halkla paylaşılması ve gerçek ekonomik durumun ortaya konması,
İşçi sınıfının ekonomik mücadele stratejilerinin gerçek verilere dayandırılması hayati önemdedir.
İşte bu yüzden TÜİK’in verileriyle halkın gerçekliği arasındaki bu kaygı verici açının kapanması, işçi sınıfının ekonomik ve siyasi özgürlük mücadelesinin ön koşuludur.
Enflasyon Hesaplamaları Burjuva Hükümetlere ve Onların Bürokratlarına Bırakılamayacak Kadar Önemlidir!
Burjuva devletler, ekonomik verileri açıklamak ve toplumu yönetmek için özel kurumlar ve bürokratlar kurar; işsizlik oranları, enflasyon rakamları gibi veriler düzenli olarak kamuoyuna sunulur. Ancak bu resmi rakamlar, işçi kitle örgütlerinin, sendikaların ve bağımsız araştırma kuruluşlarının açıkladığı gerçek verilerle kıyaslandığında derin uçurumlar açmaktadır. Bu uçurum, tesadüfi bir hata değil, bilinçli ve sistematik bir yalan politikasının göstergesidir.
Burjuva devletlerin, resmi veriler aracılığıyla yürüttüğü bu büyük manipülasyon, işçi sınıfının ücret pazarlıklarında, sosyal yardımlarda ve hayatını doğrudan etkileyen tüm ekonomik düzenlemelerde kullanılacak ölçütlerin çarpıtılması anlamına gelir. Asgari ücretin belirlenmesinden, emekli maaşlarına, toplu iş sözleşmelerinden kamu hizmetlerine kadar tüm kritik süreçlerde, burjuva devletlerin resmi verileri referans alınır. Bu, işçi sınıfının ekonomik kazanımlarını sistematik biçimde eriten, onların emeğini değersizleştiren, sömürüyü derinleştiren bir politikadır.
Burjuva devletlerin her konuda yaptığı resmi ve gayr-ı resmi açıklamalara karşı işçi sınıfının tutumu net ve sert olmalıdır:
Burjuva devletlerin açıkladığı her sosyo-ekonomik veri, her siyasal, toplumsal açıklama, her resmi veya gayr-ı resmi beyan, aksi ispat edilinceye kadar YALANDIR!
Çünkü burjuva devletlerinin dünyası, yalan imparatorluğu üzerine inşa edilmiştir. Devlet yönetmek, toplumsal eşitsizliklerin üzerini örtmek, sömürü düzenini sürdürmek için yalanla beslenmek zorundadır. Kendi iktidarlarını koruyabilmek için yalan imparatorluğunu sürekli büyütürler. İşçi sınıfı, bu yalan imparatorluğunu yalnızca teşhir etmekle kalmamalı, onun kalbinde, kurumlarında yapısal çatlaklar açacak devrimci bir mücadeleyi yükseltmelidir.
Bugün, işçi sınıfının ücretlerinin korunması ve artırılması sürecinde temel dayanaklardan biri olan enflasyon oranları, burjuva hükümetler ve bürokratların tekeline bırakılmıştır. Enflasyon hesaplamaları, bu rejimin kontrolünde kalmaya devam ettiği sürece işçilerin emeklerinin değeri düşürülmeye, ücretler erimeye mahkûmdur.
Bu nedenle, enflasyon oranlarını ve diğer kritik ekonomik verileri belirleme işi, burjuva hükümetlerin ve onların bürokratlarının tekelinden çıkarılmalıdır. Enflasyonun hesaplanması ve açıklanması sürecine, işçi kitle örgütleri ve tüketici haklarını savunan kuruluşların demokratik olarak seçilmiş temsilcileri dahil edilmelidir. Bu, sadece ekonomik bir talep değil, aynı zamanda burjuva diktatörlüğüne karşı yapısal bir çatlak açmanın, işçi sınıfının politik güç ve örgütlülüğünü derinleştirmenin olmazsa olmazıdır.
Böylesi bir adım, bürokratik burjuva diktatörlüğünün tüm yapısını sarsacak, işçi sınıfının ekonomik kazanımlarını sağlam temellere oturtacak devrimci bir atılımdır. İşçi sınıfının ücretlerini, yaşam koşullarını, sosyal haklarını savunması için burjuva devletlere cephe alarak kararlı, örgütlü ve siyasi bir mücadeleyi yükseltmesi zorunludur.
Unutulmamalıdır ki; ekonomik verilerle oynayanların gerçek yüzünü ortaya çıkarmadan, emekçilerin haklarına yönelik saldırıları durdurmak mümkün değildir. Enflasyon hesaplamaları işçi sınıfının ekmeği, yaşamı, onurudur; bu kritik mesele burjuva devletlerin ve onların bürokratlarının tekeline bırakılmayacak kadar önemlidir!
Ticari Sırların Kalkması ve Muhasebe Defterlerinin Açılması: İşçi Denetiminin İlk Adımı
Burjuva kapitalizmde işyerleri, sadece üretim araçlarının bulunduğu alanlar değil; aynı zamanda mutlak bir sınıf diktatörlüğünün merkezi olarak işlev görür. İşçiler, çalışmaya başlamadan önce şirketlerin insan kaynakları tarafından tüm kişisel bilgileri toplanır, işyerinde yaşananlar için ağır bir gizlilik zorunluluğu dayatılır. İşçinin iş yerindeki kötü çalışma koşulları, sömürü, hak ihlalleri veya başka herhangi bir sorun hakkında dışarıya hiçbir bilgi vermemesi beklenir. Bu ‘gizlilik’ sözleşmelerinin ihlali, işçinin işten tazminatsız atılmasıyla sonuçlanır. Dahası, işten çıkarılan işçinin başka işyerlerinde çalışması da engellenmeye çalışılır. Böylece işçi sınıfının örgütlenmesi, hak arayışı ve dayanışması sistematik biçimde engellenir.
Kapitalistlerin bu gizlilik ve ‘ticari sırlar’ maskesi altında yürüttükleri gerçek, sınıfsal çıkarlarını koruma refleksidir. Burjuva devlet yasaları ticari sırların korunmasını teminat altına alarak bu baskı ve sömürüyü kurumsallaştırır. Yoldaş Troçki’nin işaret ettiği gibi: “Çağımızın ticari sırları, toplumun çıkarlarına karşı tekelci kapitalizmin ısrarla sürdürdüğü soygun ve sahtekarlık mekanizmasını gizlemek için var.” Bu gizlilik, sermayenin kâr maksimizasyonu için işçi sınıfının gerçek üretim koşullarını ve sömürüyü gizlemenin zorunlu aracıdır.
Ticari sırların kaldırılması ve muhasebe defterlerinin açılması, işçi sınıfının üretim sürecinin gerçeklerine tam erişimi anlamına gelir. Bu, sadece bir bilgi meselesi değildir; aynı zamanda işçi sınıfının kendi emeğinin değerini, üretim koşullarını ve sömürü oranını anlaması, bunun üzerinden örgütlenmesi ve mücadele etmesi için temel bir gerekliliktir. İşçilerin, kapitalistlerin kâr hesaplarını, mali tablolarını, üretim maliyetlerini bilmeleri, sendikal müzakerelerde ve toplu sözleşmelerde eşit güçle yer almalarının olmazsa olmazıdır.
Bu talep, burjuva mutlak diktatörlüğüne karşı yapısal bir çatlak yaratır. İşçi denetiminde kamulaştırma perspektifiyle taçlandığı oranda, ticari sırların kaldırılması, işçi sınıfının iktidar mücadelesinde kritik bir silah haline gelir. Çünkü mülkiyet ilişkilerinin sorgulanması ve denetlenmesi, sınıf iktidarının yıkılmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Burada devrimci bir perspektiften öne çıkan nokta, ticari sırların kaldırılması talebinin yalnızca ekonomik bir talep değil, doğrudan sınıf iktidarına meydan okuyan politik bir duruş olduğudur. Bu nedenle işçi sınıfı ve devrimci öncüler, bu talebi sendikal bürokrasi ve reformist sınırlamalar içinde boğulmasına izin vermeden, işçi denetiminde kamulaştırmanın ön adımı olarak sürekli gündemde tutmalıdır.
Yoksulluğa ve Hiperenflasyona Karşı Mücadele Ekonomik Değil Siyasi Bir Mücadeledir
Kapitalist sistemin ekonomik krizleri, yoksulluk ve hiperenflasyon gibi toplumsal yaralar, salt “ekonomik sorunlar” olarak ele alınamaz. Bunlar, derin yapısal ve siyasal krizlerin dışa vurumudur. Burjuvazi, işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesini “ekonomik talepler” ve “siyasal talepler” diye ikiye bölerek, aralarına adeta Çin Seddi örmek istemektedir. Bu anlayışın kendisi siyasal bir çarpıtmadır; çünkü sınıf mücadelesinin özü tam da buradadır: Üretim ilişkilerinin, dolayısıyla sınıf çelişkilerinin siyasal zor ve baskı aygıtıyla sürdürülmesi.
Bugün işçi sınıfı, sadece açlık ve yoksullukla değil, hiperenflasyonun kemiren etkisiyle de yüz yüzedir. Ücretler, yıllık belirlenen asgari ücret ve toplu sözleşmelerle sınırlı kalmakta; enflasyon ise kontrolsüz biçimde artmaktadır. Bu tablo, ücretlerin erimesi, yaşam maliyetlerinin yükselmesi ve sefaletin derinleşmesi demektir. İşte burada devreye giren “Oynak Merdiven Sistemi” dediğimiz ücret artış modelleri, aslında işçi sınıfının karşı karşıya olduğu erimeyi gizlemek için kullanılan bir illüzyondur. Bu sistem, ücret artışlarının enflasyonun çok gerisinde kalmasını, yani reel kayıpların sürekli büyümesini meşrulaştırmak için kurgulanmıştır.
Yoksulluğa, hayat pahalılığına, açlığa karşı mücadele, salt “ücret talebi” olarak daraltılamaz; çünkü bunların nedeni sadece ekonomik değil, siyasal ve sistemiktir. Kapitalizm, yoksulluk ve sefalet üreten devasa bir makinedir. Egemen sınıf, bu sistemin baş aktörleri olarak, krizin faturasını işçi ve emekçilere keserken, kendileri servetlerine servet katmaya devam etmektedir. Siyasi iktidar el değiştirmedikçe, kapitalist düzen devrilmedikçe, yoksulluğun ve hiperenflasyonun kökü kazınamaz.
Bu nedenle, işçi sınıfı ve ezilenler, ekonomik mücadelelerini siyasal mücadeleyle bütünleştirmek zorundadır. Kapitalist iktidar yapılarının, burjuva devlet aygıtının hedefi olmalıdır. Sadece seçimler ya da parlamenter yollarla değil; işçi komiteleri, sovyetler, devrimci örgütlenmelerle, toplumsal iktidar mücadelelerine yönelmek şarttır.
Bu yazının bu bölümünde temel amacımız; işçi sınıfını, gençleri ve devrimci kadroları, yoksulluk ve hiperenflasyon karşısında kapsamlı bir siyasal mücadele perspektifine çağırmaktır. Ekonomik taleplerimizi siyasi bir programa dönüştürmeden, gerçek kazanımlar elde edilemeyeceğini vurgulamaktır.
Yoksulların Öfkesi Zenginleri Boğacak: Mülkiyetin ve Devletin Hedef Alınmadığı Her Mücadele Sistem İçidir
Kapitalist sistemin, yoksulluğu ve sefalet içindeki milyarların sırtından yükselen bir azınlık zenginliği üzerine kurulu olduğunu görmek için derin analizlere gerek yok. Dünyanın en zengin 8 kişisinin serveti, dünya nüfusunun yarısının toplam varlığından daha fazla. Türkiye’de de tablo farklı değil: Bir avuç holding, milyonlarca emekçinin alın teriyle elde edilmiş değerin üstüne oturmuş durumda.
Bu nedenle yoksulluğa karşı mücadele, yalnızca bir “geçim mücadelesi” değil, zenginliğe karşı bir sınıf savaşı olmalıdır. Çünkü zenginlik ve yoksulluk aynı madalyonun iki yüzüdür. Yoksulluk, zenginliğin bizzat kendisiyle mümkündür. O halde yoksulluğu ortadan kaldırmak, zenginliği ortadan kaldırmaktır; özel mülkiyeti, sermaye birikimini ve onun bekçisi olan burjuva devleti hedef tahtasına koymaktır.
Burjuvazinin en büyük aldatmacası, yoksullukla mücadeleyi seçim vaatlerine ve reform paketlerine indirgeyerek emekçilerin öfkesini sistem sınırlarına hapsetmektir. Oysa burjuva devletin kendisi; yoksulluğu, işsizliği, sefalet ücretlerini, güvencesizliği ve ekolojik yıkımı örgütleyen bir sınıf diktatörlüğüdür. Tüm bu sorunları yaratan sistemin bekçisi olarak, hiçbir çözümün parçası olamaz.
Bu yüzden yoksullukla mücadelede temel önermemiz şu olmalıdır:
> Yoksulluğa karşı mücadele, mülkiyete karşı mücadeledir. Yoksulların öfkesi zenginleri boğmalıdır.
Bu şiar yalnızca bir ajitasyon değil, sınıfsal savaşın stratejik yönünü işaret eder. Burjuva mülkiyetin işçi sınıfının politik önderliğinde, ezilenlerin seferberliğiyle kolektif toplumsal mülkiyete dönüştürülmesi, bu mücadelenin devrimci hedefidir. Zenginliği üreten sistemi yıkmadan, yoksulluğu sona erdirmek mümkün değildir.
Bu bağlamda reformist ve parlamenterist solun “yoksullukla mücadele” programlarının içeriği teşhir edilmelidir. Çünkü burjuva devletin sınırları içinde kalan her çözüm önerisi, kaçınılmaz olarak kapitalizmin restorasyonuna hizmet eder. Oysa bizim görevimiz, bu restorasyonu değil, sistemin topyekûn yıkımını hedeflemektir.
Bu bölümün sonunda şunu net biçimde haykırmalıyız:
> Kapitalizmin yarattığı yıkım, seçimlerle, reformlarla değil, genel grev ve devrimci ayaklanmalarla son bulacaktır. Bunun için işçi şuraları, öz savunma komiteleri ve devrimci partinin inşası elzemdir.
Enternasyonal Bir Program Olmadan Enflasyon ve Yoksulluğa Karşı Mücadele Kazanamaz
Kapitalizmin krizleri ulusal sınırlarla sınırlı değildir; dünya çapında eş zamanlı işleyen bir sömürü ve yıkım sistemidir. Türkiye’deki hiperenflasyon, artan gıda fiyatları, kira krizi, enerji zamları ve ücretlerin erimesi… Tüm bunlar, yalnızca Erdoğan rejiminin kötü yönetiminin değil, küresel kapitalist sistemin içsel çelişkilerinin bir sonucudur.
Dolayısıyla enflasyonla ve yoksullukla mücadele, ulusal sınırlar içine hapsolmuş, tek ülkeyi baz alan çözümlerle sürdürülemez. Bir ülkedeki kriz, başka bir ülkedeki ekonomik daralmaya, enerji tıkanıklığına, savaş ve göç politikalarına bağlıdır. Emperyalist zincir, dünya işçi sınıfının ellerinde çözülmelidir.
Bugün dünyada yükselen enflasyon, yaşam maliyetlerindeki büyük artışlar, gıda ve enerji krizleri aynı anda Fransa’da, Arjantin’de, İran’da, Mısır’da, Hindistan’da ve Türkiye’de patlak vermektedir. Bu nedenle işçi sınıfının yanıtı da yerel değil, enternasyonal olmalıdır.
🟥 Uluslararası burjuvaziye karşı, uluslararası işçi sınıfı seferberliği!
Burjuvazi, krizi kendi ulusal işçi sınıfına yıkarken, aynı zamanda dünya genelinde ırkçı, şoven, milliyetçi siyasetlerle sınıfsal tepkileri bölmeye çalışmaktadır. İşçilerin yanıtı ise sınırları değil, zincirleri parçalamak olmalıdır.
> “Her ülkenin sorunu, tüm dünyanın sorunudur. Her işçinin kaderi, dünya işçi sınıfının ortak kaderidir.”
Bunun için ihtiyaç duyulan, genel grev çağrıları ve yalıtık sendikal taleplerin ötesine geçen, devrimci enternasyonal bir eylem programıdır. Bu program:
Her ülkede kapitalist üretim ilişkilerine ve özel mülkiyete karşı mücadeleyi yükseltmeyi,
İşçilerin denetiminde kamulaştırmayı savunmayı,
Genel grevler örgütlemeyi,
Enflasyon ve yoksulluğun asıl kaynağı olan emperyalist savaşlara ve militarizme karşı çıkmayı,
Kapitalist devletlerin yalan mekanizmalarını teşhir edip onların yerine işçi demokrasisine dayalı kurumları inşa etmeyi,
İşçilerin kendi iktidar organları olan şuraları (sovyetleri) inşa etmeyi,
hedeflemelidir.
Bu ancak devrimci bir enternasyonalin önderliğinde gerçekleşebilir. Kapitalist düzenin uluslararası kurumları varsa — IMF, Dünya Bankası, NATO, AB — işçi sınıfının da kendi enternasyonalini inşa etmesi kaçınılmaz bir görevdir.
> Kapitalizme karşı savaşın tek zafer yolu: Sosyalist Dünya Devrimidir!